Suçlu Kim?

09:03 Bahar ERGÜL 0 Comments

İki kız kardeş tanıyorum yıllardır. Birlikte büyüdük diyebilirim. Onların hikayesi aslında hepimizin bildiği, tanıdığı bir hikaye. Hayatın iki uç noktasında, birbirlerine olan uzaklıklarını anlamaya çalışarak uzun senelerdir tanıklık ediyorum yaşamlarına...
 
Büyük kızımız ilkokuldan başlamak üzere her yıl ödüller alarak, başarılarla dolu bir eğitim hayatı geçirdi. Daha sonra yurtdışında bir üniversiteyi tam burslu kazanıp uzun yıllar Avrupa'da yaşadı. Bir kaç yabancı dil öğrendi. Üst düzey yöneticilik yaptığı şirkette herkes tarafından sözü dinlenen, insanlığı ile de bir çok kişinin gıpta ile baktığı başarılı bir iş kadını oldu...
 
Evin küçük kızı ise daha ilk okulda başladı kopya yüzünden yakalanıp disiplin kuruluna gitmeye. Anneciğinin günlerce yalvarması sonucu kayıt yaptırdı liseye. Yüz kızartıcı suçlar işlediği için okuldan atılan, her türlü pisliğe bulaşmış cemiyet mikrobu bir çocukla tanışıp, ailesini de çiğneyerek 3 yıl flört etti. Karşı çıkan anne ve babasını kendini öldürmekle, evi terk etmekle ya da okulu bırakmakla tehdit etti.
Her istediğini tıkır tıkır yaptırdı. Evde bir tek O'nun sözüne değer verilir aksi durumda kıyametleri koparırdı. En iyi kıyafetleri giydi, en iyi yerlerde gezip tozdu, pamuk ipliklerine bağlı aile bütçesine aldırmadan, en iyi dizüstü bilgisayarı aldırdı... Her zaman yaşıtlarının üzerinde bir standartta yaşadı. Ailesi çok zengin olduğundan değil, küçük kızımız bencil olduğundan.
 
Anne baba ne mi yaptı?
 
Bir evde iki farklı dünya nasıl yaratılabilir diye düşünüyorsanız eğer, hikayenin ürkütücü kısmı burada başlıyor. Öyle bir anne baba düşünün ki bir evladı yokmuş gibi davranıyor... Büyük kız ne kadar çırpınırsa çırpınsın, hiçbir zaman ailesinin takdirini kazanamamış, kız kardeşini yere göğe sığdıramayan annesinden tek bir güzel söz duyamamış.
 
Ne okulda kazandığı başarılar ne sosyal statüsü ne de kariyeri onu ailesinin gözünde daha değerli kılmaya yetmedi ne yazık ki. Hep itelenen, söz hakkı verilmeyen, istekleri konusunda fedakarlık yapmak zorunda bırakılan, toplum içinde rencide edilen... Kısacası gözyaşlarıyla dolu bir çocukluk geçiriyor. Küçük kız ise, sınıfta kalmadığı için ailesi tarafından başarı timsali kabul edilip,her hareketi pohpohlanıyor. İlerleyen yıllarda da, şişirilmiş egolarıyla saçma sapan bir hayat yaşayacağını görür gibiyim...
 
Çok acı... Çok üzülerek yazdım bu yazıyı. Ortaya çıkan iki karakter de arızalı çünkü. Yerden yere vurulan büyük kız şimdilerde öyle ürkek, öyle kırılgan ki. Hiçbir suçu yokken özgüven duygusu hiç yeşermedi onda. Ödü kopıyor birini incitmekten. Küçük kız tam bir sokak kızı oldu, ne küfür eksik oluyor ağzından ne de saygısızlığından arınmak gibi bir çabası var.
 
Aynı çatı altında yaşayıp aile olamamak, telafi edilemeyecek kadar ciddi hasarlar bırakıyor. Çevrenize bir bakın... Sürekli bağıran insanlar küçükken çok kavga görmüştür. Toplumdaki en azılı suç makinelerine bakın, neredeyse tamamı ailesi tarafından itelenip küçük düşürülen insanlar.Öyle olmayı istemedikleri halde...
 
Bireylerin yaşları, maddi durumları ya da konumları ne olursa olsun aşılamıyor bazı duygusal dağlar. Ne kadar yetenekli olursak olalım sıyrılamıyoruz çocukken yaşadıklarımızdan. Karakterimiz, kişiliğimiz, değer yargılarımız... Hayatta lazım olacak ne varsa iki insanın elinde şekilleniyor. İlk şeklimizi ailemizden alıyoruz ve o, şartlar değişse de değişmiyor. Peki toplumun yüzde kaçı bunun farkında olarak evlat yetiştiriyor? Her bir haltı öğrendik te insan yetiştirme sanatına neden bu kadar yabancı oluşumuzu bir türlü anlayamıyorum.
 
Herkes anne baba olmamalı bence.
Kaleme alındığı tarih : 25.01.201

0 yorum:

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

Blogger tarafından desteklenmektedir.