Sacher Cafe

15:17 Bahar ERGÜL 0 Comments

James Blunt: Goodbye my lover
Cafe Sacher


Viyana tam bir kahve ve tatlı cenneti. İnanılmaz güzel kafelerde, muhteşem tatlılar servis ediliyor. En meşhurlarından biri de  "Sachertorte".  1832 yılında 16 yaşındaki Franz Sacher tarafından keşfedilmiş. Üzeri çikolata kremasıyla kaplı. Bu krema katmanının altından da mayhoş bir kayısı marmelatı tadı geliyor. 1876'da Franz Sacher'in oğlu tarafından kurulan Hotel Sacher'in tescilli markası durumunda.

 
Toplamda 3 şubesi varmış. İçerisi hem cafe hem de küçük bir satış mağazası aynı zamanda. Paket yaptırmak isterseniz Sachertorte için özel ahşap kutular mevcut. Sunum şekilleri etkileyici. Sachertorte dünyaca ünlü bir lezzet. Buraya gelip te bu tadı denemeden dönmeniz büyük kayıp olur. Tabi ki yanında da bir fincal melange!
 
Burada istemediğiniz kadar kek, kurabiye, tatlı çeşidi var. İlk girdiğiniz anda aldığınız koku ve gördükleriniz aklınızı başınızdan almaya yetebilecek düzeyde. İnsanın bakarken gözü dönüyor diyebilirim. Camdan, kapaklı, fanus gibi bir şeyin içinde çeşit çeşit kurabiye, kek, turta duruyor. İtiraf etmeliyim ki bu zamana kadar gördüklerimin en iyisiydi.
 
Kırmızı ağırlıklı yumuşacık koltuklarla döşenmiş. Beyaz mermerden küçük masaların etrafında en fazla 4 sandalye duruyor. Kalabalıkla hareket eden bir toplum olmadığını anlıyorum burdan. Bizdeki gibi masaları birleştirme olayı yok galiba:) Duvarlar kiremit rengi. Çok şık tablolarla süslemişler. Bir çok ressamın da bu coğrafyada yaşadığını düşünürsek, kültürel miraslarını ne kadar iyi koruduklarını tahmin edebiliriz. En azından ben artık  'Geleneksel Viyana Tarzı'  dendiğinde ne demek istendiğini anlıyorum. Bizim saray tipi dediğimiz eski koltuklardan al, bir de ortalarına at bir fiskos masa. al sana geleneksel viyana tarzı :)
 
Bir elimde ajandam, bir elimde kalemim, önümde laptopum duruyor. Beni yazar zanneden servis görevlisiyle  -şefinden izin alarak-  biraz sohbet ettim. Dilimin döndüğü kadar. Üstüne basa basa sordu yazar mısınız? ''İnşallah bir gün''  diye cevapladım...
 
İşini çok sevdiğini anlattı bana. Buraya çeşit çeşit insan geliyor, ilk bakışta anlıyoruz ne istediğini diyor. Öyle güler yüzlü ki. Türk olduğumu söyleyince bana çikolatalı bir dilim pasta ikram edip parasını almadı. İlginç değil mi? Avrupa'da Türkler'i pek sevmiyorlar. Bu garson beni şaşırttı... Umarım o pastanın parasını, çocuktan almazlar...
 
Kız arkadaşı da başka bir cafede çalışıyormuş, ikisi de ünv. eğitimi alıyorlarmış aynı zamanda. Ünv öğrencileri part time iş bulma konusunda çok şanslı Viyana'da. Bizde bırakın iş vermeyi bekarsa ya da öğrenciyse ev bile vermiyoruz. Sohbet ederken gözlüğümü çıkardım gözümden. Daha dikkatli, uzun uzun baktı yüzüme. Bana ne dedi biliyor musunuz?  ''Sizin gözleriniz çok kederli bakıyor... Özür dilerim, burnumu sokmak istemedim...''
 
Tek bir kelime söyleyemeden gözlerim doldu ona bakarken. Mahcup oldu. Başımı önüme eğdim. Tabağımdaki pasta... Ben... Yüzümü inceleyen garson...
Ne zaman ki kendinle baş edemiyorsun,
Ne zaman ki ağır geliyor yaşadıkların,
Ne zaman ki onurun kırılıyor,

 
O zaman gidiyorsun...
 
Nereye gidersen git yüreğinin kırgınlıklarını da yanında götürüyorsun. Bazen duyduğun bir melodi hatırlatıyor onu, bazen de içtiğin duble espresso...
 
Tam unuttum derken, arka profilden gördüğün birini, bir başkasına benzettiğin ve o olmasını dilediğini farkettiğin zaman içindeki sızı çıkıp dikiliyor karşına.
 
Dalga geçer gibi bakıyor yüzüne...
 

Kaleme alındığı tarih : 01.06.2011

0 yorum:

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

Blogger tarafından desteklenmektedir.