Cennetçeşme
Adından yola çıkarak cennet gibi bir yerden bahsedeceğim beklentisiyle okuyorsanız satırlarımı vazgeçin yol yakınken. Cennetten kat be kat uzak... Belki bir cendere... Hayatın diğer yüzü tokat olup patlıyor yüzünüzde. İliklerine kadar sefalet, gırtağına kadar umut...Ağırlıklı olarak gecekondudan oluşan, insanların ümitlerini tuğla gibi ördüğü bir İzmir mahallesi burası. Cennetçeşme... Kapı önlerinde biber, soğan, maydanoz ekili... Süpermarket çağının çocukları olan bizler, kıskanıyoruz hayatını ucuza mal edilme sevdasına borçlu olan kızarmış domatesleri... Gıcır gıcır ayakkabılarla basılan toprak yol, kinayeli bir toz bulutunun içinde bırakıyor yürürken. Kendi aidiyet duygunuzla yüzleşip, duyacağınız mahcubiyete hazır olmanız gerekebilir.
Ayşe Nine Sivaslı. Geçen yıl göç eden Kezban Gelin Kayserili, Zübeyde Kız Çorumlu... Giresunlu Nazife Teyze, Vanlı Osman Ağa'nın kiracısı... Nuray Hatun, eşi ölünce toplamış çocuklarını taa Antep'ten gelmiş. Türkiye'nin her ilinden bir çok aile göç etmiş, yerini yurdunu bırakıp ekmek kavgasına düşmüş. Ardından yaşam mücadelesi yapışmış yakalarına.
Aynı sıkıntıları paylaşıyor olmanın kaderdaşlığı mı bilinmez, gardaştan daha yakınlar birbirlerine. Kürt Selim'in çocuğu gecenin bir yarısı ateşlenince Laz İsmail, Murat131'iyle fırtına gibi dayanıyor kapıya. Haberleri yok aynı memleketin insanlarını birbirine düşüren düzembazlardan. Arnavutu, Lazı, Çerkezi, Kürdü hep birlikte güle oynaya yemek yiyor aynı sofrada. Yan yana... Burun direğini sızlatan rutubet kokusunun farkında olmadan... Yoksulluğun o çirkef kokusu....
Sokaklarında çıplak ayaklı, yanık tenli çocuklar oynuyor Cennetçeşme'nin. Her evde en az dört çocuk yaşıyor. Geceleri diziliyorlar inci taneleri gibi aynı yatağa. Üstlerinde bir yorgan. Sığ içine sığabilirsen... Anneler temizliğe gidiyor, babalar pazarcılık, berberlik, bakkallık... Ekmek parası işte... Çalışamayacak durumda olanlar çorap örüp satıyor, dantel örüp kanaviçe işliyor genç kızlar. Çeyizlik değil onlarınki... Sosyete pazarında sergi açıp, ele emeği göz nuru dantellerin pazarlığını yapıyorlar.
Çoğunun kışlık yakacağını İzmir Büyükşehir Belediyesi karşılıyor. Kış sanki daha bir soğuk, daha bir zalim burda. Aylık gıda yardımı alanlar da var aralarında. Yoksulluk kol geziyor bu mahallenin sokaklarında. Öyle sinsi, öyle can yakan cinsten...
Yine de mutlu çocuklar...Akşama kadar sokakta oyun oynayanların keyfine diyecek yok. Hele bir de 50 kuruş dondurma parası varsa ceplerinde! Onların mahallelerinde süpermarket yok, bakkalda sürüyorlar saltanatlarını. Bakkal kokusu diye bir şey vardı biz küçükken, hatırlayan var mı? İçinden dövme ve araba resmi çıkan meyveli sakız çiğniyorlar. Kola müptelası değil hiçbiri, gazoz içiyor bu çocuklar. Leblebi tozunun tadını unutmamışlar...
Güneşten rengi solmuş kıyafetleriyle, çocuk olmanın tadını çıkarıyor hepsi. Hesapsız, sorgusuz tozu dumana katmak gibisi var mı... Anneler temizliğe gidilen evden 'küçülmüş' kıyafetler getirdiyse, ev bayram yerine dönüyor adeta. Kendileriyle aynı yaştaki çocukların giymekten utandıkları, başka hayatlardan izler getiren kıyafetler başında kavga çıkıyor. Mesela tişört ve şortlu bir takım çıktıysa torbadan, ağabey ikisini de alıyor. Küçük ise boynunu büküp yalvaran gözlerle bakıyor 'bari şortunu ver...'
3 ay önce alınan laptopunu beğenmeyip yenisini isteyen kardeşiniz, yerin yedi kat dibine giriyor yanınızda... Utancından...
Sizin veresiye defteriniz oldu mu? Benim gibi Fransız kaldıysanız konuya belirteyim; eğer bakkaldan bir şey lazım olursa para yerine elinize küçük bir defter alıp gidiyorsunuz. İstediğinizi (genelde ekmek, yoğurt, şeker oluyor) aldıktan sonra defteri bakkal amcaya veriyorsunuz, aldığınız şey kaç paraysa deftere yazılıyor. Bir elinde ekmek poşeti, bir elinde defter, mutlu mesut evin yolunu tutuyor çocuklar.
Veresiye defterinin; 'şuan paramız yok, olunca babam verecek' demek olduğunu bilmeden yaşamanın mutluluğu... Var mıdır bunun tarifi sahi...? Bazen bilmemek en iyisi galiba ne dersiniz?
Sosyal ilişkilerse havlu attıracak cinsten... Akşama ne yemek yapıldığı, yukarı mahalledeki zengin kokananın kaç lira yevmiye verdiği, oğlanın sünnetinde kimin türkü çığıracağı.. Herşey balkondan balkona sohbet konusu ediliyor. Samimiyet hat safhada!
Kadınları bizim kadar yalnız değil Cennetçeşme'nin... Biz eğitimli ve ekonomik özgürlüğü olan kadınlar, şiddet gördüğümüzü kendimize dahi söylemeye utanırken, o kadınlar çay içip çekirdek çitlerken birbirlerine vücutlarındaki morlukları gösterebilecek kadar cesurlar. Enfeksiyon kapmış dostluklardan değil, acıya yarenlik eden gerçek yoldaşlık onlarınki. Bizim gibi laf salatası yapıp utançlarını örtbas etme gereği duymuyorlar. Bu yüzden yalnız değiller...
Akşam saatlerinde babaların eve gelmesine yakın hareketleniyor sokak trafiği. Çocuklar iş yapıyor olma şevkiyle arşınlıyor yolları. Bu sevimli ve küçük ulakların, bazen bir tabak bulgur pilavı oluyor yükleri, bazen patlıcan yemeği götürülüyor yan komşuya...
'Allah ne verdiyse' hesabı bir sofra kuruluyor önünüze. Normal zamanda elinizi sürmediğiniz yemekler, üç beş çocuk doluşunca etrafa öyle tatlı geliyor ki... 'Şükür bugün de karnımız doydu, Allah olmayana da versin...' Babamla göz göze geliyoruz. Bir gün önce salataya dere otu koymadım diye bağırmıştı bana. O, gözlerini yere indirirken titreyen kaşığıma baktım ben de...
Nankörlüğünüzün sınırlarını ölçmek isterseniz gidin Cennetçeşme'ye... İnsanların yoksulluğa inat nasıl mutlu yaşadıklarını gözlerinizle görün... Burun direğiniz sızlasın biraz. Yokluk ya da yoksulluk... Adı herneyse işte, ona rağmen hayata tutunmanın, hiçbir üniversitede öğretilmediğine bir kez daha şahit olun. Gidin o küçücük dünyalarında yaşayan yüreklerin, asgari ücretle nasıl mucizeler yarattıklarına bakın... Beş paket makarnanın getirdiği bayram havasını çekin ciğerlerinize...
Kaleme alındığı tarih : 04.08.2011

0 yorum: